Menü

Anket

Sitemizi Beğendiniz mi?
Evet (%73,9)
Hayır (%20,0)
Kararsız (%5,93)

Toplam Oy: 219

Tüm Anketler

Takvim

« Şubat - 2026

»

PT SL ÇŞ CM CT PZ
1
2 3 4 5 6 7 8
9 10 11 12 13 14 15
16 17 18 19 20 21 22
23 24 25 26 27 28

İstatistikler

 Toplam Hit: 4611295
 Sitede Aktif: 4
 Ip: 104.23.243.97
 Browser: Default - 0.0
 Toplam Kategori: 20
 Toplam Blog: 561
 Toplam Yorum: 28
 Toplam Resim: 6
 Toplam Mesaj: 17

Etiket Bulutu

15 Temmuz 2016 Cumâ Dirilişi adayname aile âile Akdeniz Üniversitesi akrostiş anı Antalya Antalya Palas aşık edebiyatı ÂŞIK EDEBİYATI BABA başbakan başkanlık Bedford, Araba sevdası Biyografi cami cemaat cemiyet chp cuma cumhurbaşkanı çocuk edebiyatı Çocuk Edebiyâtı ÇOCUK ŞİİRLERİ dede deneme DÎNÎ ŞİİRLER DİNİ-MİLLİ ŞİİRLER DÖRTLÜK edebiyat eleştiri eymür eymür köyü eymürname GÜZELLEME halk şiiri halk şiri HÂTIRA hâtıralar HAYAT HİKÂYESİ HECE HECE VEZNİ hiciv İMAM-HATİP PİLÂV GÜNLERİ işkence KADİR GECESİ KÂFİYE komşu ülkeler koşma köy yazıları köyname lüleburgaz MANİ Manzum Fıkralar mızrap NÂMELER Nasreddin Hoca NURİ KAHRAMAN okul edebiyatı ordu ordu hayat ordu hayat gazetesi ordu imam-hatip Palace Palas RAMAZAN RAMAZAN EDEBİYATI recep tayyip erdoğan siyâset şiir toplum türkiye ulubey Yalçın Yüksel Yeni Türkiye zulüm

MIZRAP 2010

Bu Kategoriye Ait Blogları Rss İle Takip Et
Mar`12
26
HACCA GİDENLER, GİDEMEYENLER; DÖNÜP DE KALAMAYANLAR..
MIZRAP 2010

Yorumlar(0)

HACCA GİDENLER, GİDEMEYENLER;

DÖNÜP DE KALAMAYANLAR…

Sevgili okurlar. Mâlum, ilimizden bine yakın, ülkemizden de 100 bin civârında insanımız kutsal topraklara giderek hacc görevlerini îfâ edip döndüler. Herkes,  Hicaz deryâsına daldı. Ve herkes o ummandan kabı, kapasitesi, aşkı-şevki, ihlâs ve çilesi boyutunda nasîbini aldı. Allâh kabûl etsin. Hacları mebrûr, sevapları bol olsun. Rabbimiz, hasret duyup gidemeyenlere de bu mukaddes vazîfeyi yerine getirmeyi nasîp eylesin inşâllâh…

Bu meyanda, her âilede bulunması ve okunmasını gerekli gördüğümüz kitaplardan biri olan Vehbi VAKKASOĞLU Bey’e âit, o hoş eserden, hacla ilgili olarak seçtiğimiz güzel, ibret ve derslerle dolu bir bölümü güncelliğine binâen sizlerle paylaşmak istiyoruz:

KÂBE AŞKINDAN, HACC MEŞKİNE

“Her Müslümanın içinde büyük bir hasret konusudur Kâbe aşkı… Gören bir daha görmenin iştiyakıyla yanar; görmeyen düşünü görür, ne yapıp edip ulaşmaya çalışır.

Kabe, bütün camilerin merkezi, temsilcisi ve annesidir. Gözlerin ve gönüllerin hedefidir. Allah’ın evi, varlık ve birliğinin simgesidir ki, onun etrafında aşkla dönen mü’minler iman tazelerler ve tazelenirler.

Bazı gönül ehli gitmeden gider, hasretiyle yana yakıla rengine boyanır ve gitmiş gibi olurlar. Bazı gönülsüzler de, gittikleri halde gidememişlerdir. Zira Kabe’ye sırf gövdeyle gitmek mümkün değildir. Bahtsız bir kısım da, gidip hacı olur ama, hacı kalamaz. Bu kalamayışla da hacca, hacılığa ve hatta doğrudan doğruya dine, imana laf ettirirler.

                        OLMAKLA KALMAK ARASINDA

Bu sebeple, “Hacı olmak kolaydır amma, hacı kalmak zordur” denilmiştir.
Bir kısım mü’min, hacla, umreyle arındıktan sonra, “Dünyaya bulaşmayayım” diye toplumun dışında kalmaya çalışır. Bir kısmı da, haccı ,umreyi ranta çevirir. Tabii ki ikisi de çok yanlıştır.

Kabe ziyaretinin ne anlama geldiğini idrak eden, bu sebeple de oradan melekleşerek dönen ve toplumun sevgilisi haline gelen gönül ehli çok şükür ki çoğalmaktadır. Bu güzel insanlar, Yunusça düşünür ve kalp kırmayı, Kabe yıkmaktan daha kötü bilirler. Bir gönül ziyaretini de Kabe ziyareti sayarlar.”

O GÜNLERİ UNUTMAMAK GEREK

Bizim ülkemizde, yıllar yılı Hac yasaklanmıştı. Hacca gidiş resmen engellenmişti ama, gönüllerdeki Kabe aşkı söndürülememişti. O günlerde,

“Kabe Arab’ın olsun Çankaya bize yeter!” diye çılgınlaşan şairler vardı.

Halbuki Kâbe, bu milletin kıblesiydi, mukaddeslerinin timsaliydi. Gözlerden silinse de, gönüllerden asla silinemezdi. Böyle olduğu içindir ki, resmen yasaklanmış olan Hac ve Umre, fiilen önlenememişti. Bastırılması mümkün olamayan Kabe aşkıyla harekete geçenler, mayınlı sahalarda, canlarını tehlikeye atarak Beytullah’a yürümüşlerdi. Yayan yapıldak, bin bir tehlikeyi göze alarak, bazen sınırlarda kaçakcılık yapanlardan yararlanarak, bazen vicdanının sesini dinleyen jandarmaların insafına sığınarak gitmişler, bazen de mayın kurbanı olarak Kabe yolunda ölmüşlerdi. Adeta, “Varamasam da, yolunda ölürüm ya!” diyen karınca gibi düşünüyorlardı. İşte o cefakar insanlardan biri de Alasonyalı Hacı Cemal Öğüt merhumdu. ( Hacı Cemâl ÖĞÜT’ün ibretli hikâyesine geçen ay yer vermiştik. N.K.)

HACCA GİDEMEYEN DİYÂNET İŞLERİ BAŞKANI?!

İnönü döneminin Diyanet İşleri Başkanı olan Ahmed Hamdi Akseki merhum, hacca gitmek için Cumhurbaşkanı’ndan izin istemişti. Ancak İnönü,  “Bu sene (1950) seçim var, gidişiniz bizim aleyhimize yorumlanır. Daha sonra gidersiniz” diyerek, Diyanet İşleri Başkanı’nın haccına bile müsaade etmemişti. Ne var ki, değerli ve faziletli Alim Ahmed Hamdi Akseki,1951 yılında vefat etti ve dolayısiyle de hac yapamadı.

Şimdilerde, lüks uçaklarla, birkaç saat içinde hacca, umreye giden mü’minlerin o günleri unutmaması ve şükürlerini çoğaltması gerekir diye düşünüyorum. O günlerden bu günlere kolay gelinmedi. Bu gelişte emekler, gayretler, terler ve bol gözyaşı bulunmaktadır.”

Hacılarımızın dönmeye başlaması dolayısıyle, onların, yakınlarının ve hepimizin sevinçleri sonsuz. Bu cumâ, bir çok yeni hacımızla tebrikleşeceğimiz yepyeni bir gün.  Kutsal topraklardan gelen râyihâların rüzgârıyla, bayram içinde bayramlar yaşayacağız. Rabbimiz hem burada, hem de orada böyle hep mutlu ve kutlu sevinçler yaşamayı nasîp eylesin.

Hülâsâ, haftalık bayramımız cumâlarımız mübârek, haclarımız mebrûr olsun;

Gönüllerimiz Allâh, Peygâmber,Kâbe,hak ve hakîkât aşkıyla dolsun ves’selâm…

 

ORDU HAYAT GAZETESİ

02.12.2010


Mar`12
26
TAMER, ŞENOCAK ve ATİLLÂ; ALİ KABAN DA OLACAK İLLÂ
MIZRAP 2010

Yorumlar(0)

TAMER, ŞENOCAK ve ATİLLÂ;

ALİ KABAN DA OLACAK İLLÂ!

Sanırım Eylül ayıydı. Yalı Câmi’de namazı kıldıktan sonra merdivenlerden inerken fark ettim Tamer Bey’in de öbür yandan aşağı indiğini. Tam çayocağına dönmüşken Mehmet ŞENOCAK’la hapahap olduk. Araya fındık mevsimi ve tatil girdiğinden olacak epeydir de görüşememiştik. Ayaküstü merhabalaşıp ufak bir hasbihâl ettikten sonra o, birden Tamer Bey tarafına doğru yöneldi. Bir kenarda, kulis yapar gibi bir şeyler konuşmaya başladılar.

Gözlerime inanamadım. Çünkü, daha önceki seçimlerde Mehmet Bey hep muhâlif taraftaydı. Tamer Bey’le her anlamda en çetin mücâdeleyi yapan da oydu. Bir süre sonra, sözleşmişler de bir yere gidiyorlarmış gibi ayaklandılar ikisi birden.

“Hayrola Mehmet Bey. Ne iş, nereye böyle?” dedim uzaktan; cevâp ânında geldi:

“Biliyorsun seçim var. Mâlum, ben kimi tutarsam o kaybediyor. Şimdi de Tamer Bey’leyiz! Başka yolu yok” demez mi?  

Şaşırdım ve araştırdım. Durum aynen öyleymiş. Hattâ, listede adı bile varmış diye duydum. Her neyse. Sonuç Mehmet Bey’in istediği gibi mi bilmiyorum ma, dediği gibi oldu. Tamer Bey arzuladığı sonuca bu defâ ulaşamadı. Hayırlısı olsun. Ama, kendisine kaç kere işi tadında bırakmasını söyledik. Onunkisi bile bile lâdes oldu.  Takdir böyleymiş.

Biz, tabi, böyle makamlara gelemediğimiz için rahat konuşuyoruz. Tatmadığımızdan ne desek boş.  Bu iş öyle bir iş ki, dışardan göründüğü gibi değil olmalı. Zamanla bir tutku hâline geliyor ve gönül hoşluğuyla bırakılamıyor demek ki!

ATİLLÂ ÖZTÜRK DEYİNCE…

Gelelim, başhekim olayına. Aynı zamanda köylümüz olan Atillâ Bey’in adını ve köyümüzden bir doktor yetiştiğini, onun Ulubey’de bulunduğu yıllarda duydum. O günlerde, tâbiri câizse efsâne bir doktordu. Meslek olarak yine öyle. Başhekimlik görevini deruhte etmesine rağmen mesleği ve hastaları konusunda ilgi ve hassâsiyetinde en ufak bir azalma olmadığı konuşuluyor.

7 yıl önce Ordu’ya geldikten sonra sergilediği hizmet performansıyla da hep öyle olageldi. Bizzat tanışmamız da bu süreçte oldu. O da, tevâfuklarla ve de kısa diyaloglar şeklinde.

ALİ KABAN ve EYMÜRLÜLER!

Geçen yılın yaz aylarıydı. Köyümüzle ilgili faaliyetlere katkılarından dolayı, muhtarımızın başkanlığında bir heyet olarak kendisine teşekkür ziyâretine gitmiştik. Hastânede müfettişlerin bulunduğunu duymak bizi şaşırtmıştı. Bunun arkasında da, Ali KABAN bey’in sıra dışı, zorlama kokusu bulunan uygulamalarının olduğunu düşünmüştük.

Mâlum, o günler, Ali KABAN Bey’in fırtına estirdiği günlerdi. Uygulamalarıyla tüm ulusal basının gündemine taşıyordu Ordu adını. Bu arada, akıl dışı uygulamalara koyduğumuz tavırdan dolayı gazetemize baskıları da devam ediyordu. Benim yasaklılığım sürüyordu yâni.

Tevâfukan, müdür olarak görev yapan kardeşimin okulundaki spor uygulamalarıyla ilgili olarak ta vâli beyin müdâhaleleri söz konusuydu. Konağının yakınındaki okulun bahçesinden gelen gürültülerden rahatsız olup, uyarılarda bulunduğu, sporla ilgili düzeneklerin kaldırılması yönündeki talepleri haber olarak dolaşıyordu gazetelerde.

İşte, Atillâ Bey’i ziyâretimizde bu bağlamda bir espri de yapmıştık:

“Vâli Beyimizin bu Eymürlülerle zoru ne ola ki?”diye!

TIP ve SİYÂSET VİRÜSÜ

Her neyse, bu işin latîfe tarafı. Sonuçta, o soruşturmadan bir şey çıkmamış bu günlerde öğrendiğimize göre. Peki, bundan sonraki gelişmeler noktasında Sn. Atillâ Bey, kendisiyle ilgili girişimleri hiç fark edemedi mi?  İşleri ne güzel götürürken sisteme siyâset virüsünün girdiğini, birilerinin çıkar için yeni yeni işler çıkardığını, bunun da hayra alâmet bir durum olmadığını, gidişin iyiye varmayacağını anlayamadı mı?

Diyelim anlayamadı; tam bu noktada, zamânında, kendisine referans verenlerin çağrı ve uyarılarına neden kulak asmadı? Gidip bir çaylarını içerek meramlarını dinleme ihtiyâcı duymadı? Elini-kolunu bağlayan mı vardı?

KAR YAĞMAYAN DAĞ OLUR MU?

Anlaşılan o ki; maalesef, belki tarzını ve tavrını beğenmediği Ali Kaban Bey gibi o da aynı yolu tâkip ederek, bildiğinden şaşmadı. Elbette onun gibi onun da güvendiği dağlar olmalıydı! Nasreddin Hoca’nın sazı misâli bir tel tutturdu gitti. Ancak, ses hoşa gitmedi; biri oraya çekti, öteki buraya ve bu iş burada bitti.

Demek ki, bâzı şeyler virüslerle, mikroplarla uğraşmaktan daha zor ve henüz tıbbî anlamda çözüm ve tedâvisi de yok. Tıp ve teknik ne kadar ilerlerse ilerlesin, doktorlar ne kadar hâzık olursa olsun yine de insanlar hep insan kalıyor ve de olacaklara çâre bulunamıyor.

Bu noktada, son söz olarak Sağlık-Sen Başkanı Bilâl İNANLI Bey’in, kadirşinâslık örneği ve hislerimizin tercümanı olan teşekkürüne katıldığımı belirtiyor, Sn. Başhekimimizin, kendisinin, kişiliğinin ve ağırlığının farkında olarak izleyeceği bundan sonraki yol haritasının onu sonsuz mutluluklara taşımasını temennî ediyorum.

HOŞ SADÂ, BOŞ SADÂ…

Gidenler gidiyor. Kalanlar kalıyor. Önemli olan iyilikle kalmak ya da gitmek. Herkes kendisini az-çok bilir. Yapanlar da ne yaptığını. Sonuçta, kimsenin yaptığı yanına kalmaz. Siyâseti kirletenler, sistemleri zorlatanlar, bürokrasiyi horlatanlar, ahlâklı ve nâmuslu kalmak isteyenleri tırlatanlar, soysuzları milletin tepesinde zırlatanlar; her kes, her kes bir gün bir hiç olacak. Herkesin yaptığı yanına kalacak!? Yanına kalıp da ne olacak? Onlarla gidip huzûra varacak!

İyilikleri çok olup da, hesap-kitap sonunda kendisine bol bol artanlara ne mutlu!

İşi gücü fitne-fesat, çıkar-hasat olanlara da Rabbim hidâyet versin, ves’selâm…

 

ORDU HAYAT GAZETESİ

01.12.2010


Mar`12
26
EYMÜRDEN REKLÂMLARA...
MIZRAP 2010

Yorumlar(0)

EYMÜR’DEN REKLÂMLARA...

 Bugün biraz nefes alalım istedik. Kendim için söylüyorum tabiî bunu. Siz belki de nefes almaya fırsat bulamayacaksınız bu manzûmeyi okurken! Neyse, o kadar da iddialı olmayalım. Bu köy benim köyüm sonuçta. Sizi aynı ölçüde ilgilendirmeyebilir. Lâkin, şâir ne demiş;

Gitsek de gitmesek de; o köy bizim köyümüzdür!

Dolayısıyle, sizin köy, bizim köy diye bir şey yok. Zîrâ yok biribrimizden farkımız. Nitekim, okudukça size, sizin köyden bahsediliyor gibi gelecektir.

2000 yılında yazmaya başladığım, gün gün ekleyerek 300 kıtaya vardırdığım bu şiirin ilk bölümlerini sunuyorum bu gün. Umarım beğenirsiniz:

EYMÜR-NÂME

 Güzel köyüm; sana hep gelebilecek miyim?

Çeşit çeşit meyveler yiyebilecek miyim?

Kahramanoğlu Eyüp, Melikoğlu Âsım’ın

Nüktelerini anıp gülebilecek miyim?

 

Hekimoğlu Durmuş’u unutmak olur mu hiç?

Hepsi rahmetli şimdi, Lütfi Karaca hâriç

Hepimiz karikatür, ne dış kaldı ne de iç

Meliye Yengeyle çene çalabilecek miyim?

 

İlkokuldayken gelir, bayılırdım sesine

Kapılırdım hutbede “ye’muru” nağmesine

Gitmektedir şimdi o câminin neresine?

Ziyâ Hoca’yla namaz kılabilecek miyim?

 

Adını atalardan, şanlı târihten almış

Eymür denen bir oymak gelmiş burada kalmış

Eymürlüler mayayı en güzel yere çalmış

Ecdâda lâyık evlât olabilecek miyim?

 

Hoca Ahmed Yesevî müridlerinden biri

Hasan adlı âlperen gelip seçmiş bu yeri

Onunla filizlenmiş burda Eymür gülleri

Şimdi varsam kabrini bulabilecek miyim?

 

Köy, hayâtın romanı; masalı, hikâyesi

Çamurumun toprağı, hamurumun mâyesi

Her, ne anlatıyorsak, hep onun sermâyesi

Eşsiz hâtıralara dalabilecek miyim?

 

İlk ezanlarımı okudum ağaçlarında

İlk kızaklarımı kaydırdım yamaçlarında

Kısa dalga konserler verdim dal uçlarında

Yine o nağmelerden çalabilecek miyim?

 

Hûriye Yenge burda, Fikriye Yenge şurda

Şükriye Yenge’mizin eli dâim hamurda!

Analar durur mu hiç bunca nüfus olur da?

Sac üstlerinde glik bölebilecek miyim?

 

Tam on kardeş dizilmiş, arkasında imeci

İş-güç, feşellik derken, acıkmışlar çok feci

Odunlar yaş, yanmıyor; buğluyor acı acı

Sabırla beklemeyi bilebilecek miyim?

 

Nakkaş İssîn Amca’nın ballar vardı dilinde

Çekiç, keser, testere; hızar, şavul elinde

Yük taşırım diyenin kolan olur belinde!

Şu dünyânın kahrını çekebilecek miyim?

 

Çok çaltılar budadık tırmanıp tepelere

Ürpererek bakardık gökyüzünden yerlere

İner, nişan alırdık daldaki meyvelere

Dut olup gıdıklara dolabilecek miyim?

 

“Telefoncu!” derdi hep Ferhat Amca bu yüzden

Ağaçtan ağaca geçer, hazzetmezdim düzden

Gevük yakması vardı, çok hoşlanırdık güzden

Dumanını göklere salabilecek miyim?

 

Karadanoğlu İssîn, Ecişin Ömer Dayı

Hepimizde emeği, ifâde etmez sayı

Eymürlüler genelde gübürlü içer çayı

Feriköy’de dernekte kalabilecek miyim?

 

Karadanoğlu Halil; hem ses, hem görüntü net

Öğretmen Sezâi, Gülüm Ali, Esnaf Mehmet

Aytekin Kardeş Ulubey’de veriyor hizmet

Yollar yine çamur mu, geçebilecek miyim?

 

Köyde Âsım bolluğu; hepsinin dilde adı

Biri de Haydaroğlu; sessiz, sâkin yaşadı

Kimi güldü, güldürdü; kimileri ağladı

Neleri geldi-geçti; şaşabilecek miyim?

 

Meliğin Âsım Amca herkese takılırdı

Sözü ağır da kaçsa, yine hoş bakılırdı

İmamoğlu Âsım’ın şakası çekilirdi

Muhabbet meclisine düşebilecek miyim?

 

Nûriler de az değil; ilk, Boru Felek Nûri

Gılloo Osman’ın Nûri, Ganca ve İpek Nûri

Nûrân Sâlim’in Nûri; akıllı yok pek Nûri

Deli deli işlere şaşabilecek miyim?

 

Fayık Amca haşlanmış armudu çok severdi!

Âsım Dayı ne için, ona bir gumbul verdi?

Neye niyet, neye kısmet; nice sonuca erdi?

Tatlı hâtıraları deşebilecek miyim?

 

Kiraz ayı, terâvih; millet sohbete daldı

Vakittir, gelmiş-geçmiş; Hoca nerede kaldı?

Durmuş Amca ne dedi ve cemaat dağıldı?

Şâhitleri bulup da sorabilecek miyim?

 

Hekimoğlu Hasan Dayı, Hamide Yenge ile

Bağ-bahçe, inek-dana; fânî hayat bir çile

Yaşlar ileri gider; ömür geri, nâfile!

Onların yaşlarına varabilecek miyim?

 

Yol yeni açılmıştı; arabalar kayardı

Güllîk, Eminoo Uçuğu, Havus’un dik vardı

Hıdıroo Gıranı’nda, bile teker batardı!

Yürüsem çamurları yuyabilecek miyim?

 

Çıkamayan araba urganlarla çekilir

Altına çalı-çırpı; ne bulursa dökülür!

Etraftaki duvarlar, peyler, taşlar sökülür

Omuzumu kasaya öyebilecek miyim?

 

Seferber olur herkes, akıl çokça verilir!

Şeleklerle, heylerle yola gavsul serilir

Gazal-yaprak, kum-çakıl; ya zincir çıkarılır

Buz kesen ellerimi duyabilecek miyim?

 

Çarşıya gitmek için, yürürdük Abdanaaana

Otobüs vıkıç-vıkıç; dikkât et ayağına!

Çünkü, döşeme delik; taş vurur bacağına!

Böylesine gitmekten cayabilecek miyim?

 

Oraya gidene dek, köpeğe kapılmak var

Her kapı, her ocaktan önüne hopal çıkar

Çamur-çorak; çocuklar, yürümekten hep bıkar

Küçüğüm, büyüklere uyabilecek miyim?

 

Sesi vapur düdüğü gibi, Titiz vardı, bir

Semenoğlu Kemâl’in kamyonu erken gelir

Daha korna çalmadan Eymürlü’ler birikir

Kar-kış demeden binip, buyabilecek miyim?

 

Aşağıköyde Abbas Amca’nın otobüsü

Sâlim’le Yılmaz’dadır Wılliys’lerin öyküsü

Lâstik patlar, bozulur; dur-kalk, ömür törpüsü

Tabanvaya güvenip, poyabilecek miyim?

 

Bir de Çavuşoğlu’nda Tavşan Sali duyardık

Yetişmek için nâçar, büyüklere uyardık

Binip gidebilmeyi ayrıcalık sayardık

Gıcır görmeden hışır diyebilecek miyim?

 

Hepsi, hem yükümüzü, kahrımızı çektiler

“Eşek Saaabı!” misâli, nice terler döktüler

Çekildiler kenara; yoruldular, bıktılar

Helâllik dilemeden, tüyebilecek miyim?

……

 

Âfiyet olsun. Doyamadınızsa başka şiir ve yazılarımızla birlikte devâmını www.nurikahraman.com’dan okuyabilirsiniz.

Biraz reklâmlar gibi oldu ama, kusura bakmayın ves’selâm…

ORDU HAYAT GAZETESİ

30.11.2010


Mar`12
26
HAREKET VAR, BEREKET YOK MU?
MIZRAP 2010

Yorumlar(0)

HAREKET VAR, BEREKET YOK MU?

Geçen gün Ufuk Hocamız, “Hayrola hocam, görüşemiyoruz, nerelerdesiniz, neler peşindesiniz?” diye sordu haklı olarak. Bir zamanlar, bir vakit de olsa günübirlik görüşebildiğimiz hâlde epey zamandır mahalle mescidine, hafta geçiyor da uğrayamıyoruz. Belki, saat ayarlamalarından dolayı günün akışı değişmiş olabilir de ondandır. Bilemiyorum ama, sonuçta bir koşuşturma gidiyor. Ama kimseye de “Şunu yapıyoruz, şu sonuçları aldık” diye net bir şey de söyleyemiyoruz.

“Hiç sorma kardeş” dedim ben de, “Ne yaptığımız belli değil; hiç rahatlık ta yok. Dönüp duruyoruz. Ortada bir şey yok. Hareket var bereket yok senin anlayacağın!”

Sonra, aklıma geldi ve dedim ki; “Biz yavaş ta olsa hareket yapıyoruz. Bereket belki bizden sonrakilere nasîp olacak!”

Öylesine, lâfın gelişi söylediğim bu cümleler, sonra düşündüm ki, gerçeğin taaa kendisi olabilirdi. Nitekim, geçen gün bir dernek işlemi için vâlilikteki Dernekler Müdürlüğü’ne gittiğimde, orada tevâfuk ettiğimiz Bilâl AZAKLI arkadaşımız, -ki, o da dernek işleri için oradaydı,- sağolsun;

“Hocamız, biz bildik bileli bu işlerle uğraşır!” deyiverdi.

Tabiî, biz bu teveccühün altında ezildik. Dediği doğru ama, yukarda da îtiraf ettiğimiz gib ortada bir şey yok. Gerçekten,şahsım îtibârıyle de şu an belki 10 kitap olacak cesâmette yazı birikim ve imkânımız olmasına rağmen, toparlayıp müşahhas bir eser olarak ortaya çıkarmada başarısız kalıyoruz. Ben de her iki anlamda da;

“Estağfurullâh, ama, hani meyvesi? Neler yaptık da nereye geldik? Somut bir şey yok!” dedim. Demekle de kalmadım; hemen peşinden söz şöyle akıverdi:

“Ancak, düşünüyorum da yine de kârdayız inşâllâh. Neden derseniz, geçen gün yine bir yerde karşıma çıktı, belki hutbede geçmiştir; bir hadis var, hepimizin mâlumu; “siz bir iyiliğe niyet eder de yaparsanız 10 sevap alırsınız. Yapmayıp ya da yapamayıp vaz geçerseniz, o niyetinizden dolayı yine de bir sevap alırsınız.” Bir şey yapamasak ta niyetimiz var. İnşâllâh, yine de kârdayız!” deyiverdim.

Osman Âbi de, aynı gün bu diyalogları kendisine aktardığımda;

“Ama, sevap alacağım diye durmadan kuru niyet kurgularsan olmaz, ciddî olacaksın, iş yapacaksın ve de sonuç alacaksın!” dedi. Ben de,

“Tabiî ki, öyle. Biz gerçekleştirmeyi umarak işe koyuluyoruz. Lâf olsun diye değil. Eski ajandalarıma bakıyorum. Kendimce kurmuş-yasmışım. Madde madde plânlamışım yapılabilecek şeyleri. Yapabileceğim demiyorum dikkât ederseniz; yapılabilecekler diyorum. Lâkin, sayalım kendi hatâmız, sayalım dış sebepler, yörenin ya da ülkenin içerisinden geçtiği şartlar; sonuç almada başarılı olamıyoruz. Bu günlere hep kurgularla geldik.”

“Elbette öyle, kabul ediyorum. Sözüm sana değil. Sâdece konuyu konuşuyoruz.”

“Biliyorum Osman Âbi. Ama, bu noktada bir hicrânım var. Kimse de, bize veyâ bir başkasına, size destek olalım, siz toplum için bir şeyler yapmak istiyorsunuz. Yüzlerce kişi çalıştırıyoruz. Bir kişi de bu işler için istihdam edelim. Başımızın gözümüzün sadakası olsun demedi. Ne ümitlerle vekiller seçtik, müdürler tebrik ettik, bürokrat çelenkledik, işadamlarına başarılar diledik. Kime gidildiyse, bu işler angarya görüldü. Hâlâ da öyle”

“Hocam sana da dokunmaya gelmiyor!”

“Doğru söylüyor, bırakalım konuşsun aşka gelmişken!”

“Gerçi, belki farz değil, vâcip değil ama, bu söylemek istediğimiz şeyler, geçmişe ve geleceğe karşı, bu milletin paralarıyla birikim sâhibi olmuş insanların, onun örf, âdet, kültür ve geleneklerini korumak ve yaşatmak adına üzerlerine terettüp eden bir borç."

"Hayatı hep sefâ olarak algılamak ve bu kavram üzerinden kurgulamak en azından bir ihmâlin ifâdesidir. Vefâ diye de bir şey var çünkü. Tek kanatla uçulmaz. Diğer bir ifâdeyle, paranın, servetin zekâtı olduğu gibi, sağlığın, kültürün, bilgi ve her türlü birikimin de zekâtı var.

Rakamlar yükseldikçe zekât ta arttığı gibi, makamlar yükseldikçe de onun da Hakka ve halka karşı sorumluluk boyutları yükselir."

Ağabeyler, kardeşler, yandaşlar, yoldaşlar; emmiler ve dayılar; vekiller ve de asiller.

İnancımız bize hep, kardeşlik gereği, doğruları hatırlatmakta fayda olduğunu hatırlatır.

Biz de bunu hatırlayınca sizlere unutulmaması gereken bâzı şeyleri hatırlatmak istedik.

Şurada, sizlerle biraz dertleşelim; mâlum dertler paylaşıldıkça azalır hesabı yaparken; az mı gidiyoruz, uz mu gidiyoruz, dere-tepe düz mü gidiyoruz;

İyi mi ediyoruz, yoksa kötü mü ediyoruz; onu da bilemiyoruz ves’selâm…

 

ORDU HAYAT GAZETESİ

29.11.2010


Mar`12
26
TOMAKİNDEN ÇELENKE
MIZRAP 2010

Yorumlar(0)

TOMAKİN’DEN ÇELENK’E

 Eğitim-Bir-Sen’de hafta sonu yapılan kongre sonucunda, bu defâ delegelerin değişiklik talebi ağır bastı. Yeni başkan bu dönem İsmail ÇELENK. Hayırlı olsun. Yeni başkan yeni kadro demek. Bu da yeni beklentiler, ümitler, hayâller, değişik bir şeyler anlamına geliyor. İnşâllâh, hayâl kırıklığı yaşanmaz. Daha doğrusu, yeni ekip seçildiğini belli etmek zorunda.

            Tamer Tomakinoğlu arkadaşımızın dönemi artık târihe mâl oldu. Ancak o, hizmet misyonlarına öncülük etmeyi, söz sâhibi ve fonksiyonel olmayı seven bir arkadaşımız. Başarılı olmasaydı kaç dönem seçilemezdi. Sanırım delege, memnûniyetsizlikten çok, sevgili başkanlarının artık dinlenmeyi hak etmiş ve de bunun zamânının gelmiş olduğu düşüncesiyle hareket ettiler. Aklına bir şey gelmesin. Çok çok çok başarılı bir dönem bile olsa, delegenin adâlet duygusu, “biraz da başka bir kardeşimiz koşsun” düşüncesini akla getirecektir.

            Ama o, tanıdığımız kadarıyle bu ikramı kabul etmeyecek; bundan sonra yine, başka kulvarlarda koşusunu sürdürecektir. İşte seçimler yaklaştı. Bekleyelim görelim. Geçen dönem bir teşebbüs niyeti olmuş, sonra aday adayı çokluğundan dolayı, kendisine yakın insanlar lehine ertelemeyi uygun görmüştü. Rabbim bundan sonra, benzer sosyâl faaliyet ve girişimlerde bahtını açık etsin.

            İsmail ÇELENK te bizim arkadaşımız. Tamer Bey’in yaptıklarının üstüne ne katacağını göreceğiz. Ama, şunu bilsin ki, burası onu ilgilendirdiği kadar bizi de ilgilendiriyor. Tamer Bey için, daha önce birlikte seçim yarışları yaptığımızdan, rahatlıkla ifâde edemediğimiz eleştirilerimizi, yeni ekip için sakınmayacağımız bilinmeli.

            Ordu, adamı çok gibi, hizmeti kıt gibi bir yer. Özellikle kültürel hususlarda. Maddî ihtiyâçları, ihâle tutku ve merakları bir şekilde körükleyip sürüklüyor ve de sonuç aldırıyor da, mânevî konuların yanından geçen yok. Haksızsak, yüzümüze resmen söyleyin.

            İsmail Bey Kardeş. Bildiğiniz gibi iş, bizim çalıştığımız dönemlerdeki gibi elverişsiz değil. Sendikaların artık para problemi yok. Hattâ, Memurkent’in hesap dökümanlarına bir gazeteci merakıyla göz attığımızda, genel giderler adı altındaki ıvır-zıvır kalemlerinde bile 10 binlerle, 100 binlerle ifâde edilen rakamlar gördük. Demek ki, âidatlar bir yana, öte yanda sektörde de kazançlar da ganî.

            Peki, ben soruyorum; bu kadar okumuş-yazmışı, öğretmeni, bilgisayarcısı, parası-pulu bulunan, koskoca MEMUR-SEN gibi, üye sayısı onbinleri geçen bir teşkilâtın, akçeli işler ötesinde hani getirdiği ses? Reklâm ya da iddialara karşı savunma adına yapılanlar kadar olsun, bir-kaç sayfalık da olsa eğitim ve kültüre dâir bir bülten de yayınlanamaz mıydı? 

            Yayınlanamazdı; çünkü, Tamer Bey arkadaşımız kendisi Endüstri Meslek L’de ve aynı zamanda bir mühendis olduğu için, teknik adam, bir teknokrat kişiliğiyle doğal olarak hep binâ işlerine ilgi duyup ağırlık verdi. Onun döneminde Ordu’ya, çevreden bir Ordu daha katıldı. Dereler-tepeler rengârenk binâlarla doldu. Gece-gündüz yapılan gayretler, bu uğurdaki çekişmeler, kavgalar, mücâdeleler, çekilen çileler, yaşanan fedâkârlıklar, uykusuzluklar elbetteki unutulacak değil. Her yerde, ön plânda hep onun ismi vardı.

            Neyse,  burası ayrı bir konu. Benim söylemek istediğim; İsmail Bey; size söz söylemeye hakkım olduğunu düşünüyorum. Sizden, -eğer bir naz etmeme müsâde ederseniz- öncelikle bir DERGİ istiyorum. Kendim de, -uygun görüldüğü takdirde- her sayıya bir yazı, bir şiir verebileceğimi ifâde ediyorum. Yerel muhtevâlı bulmaca da KDV’si olsun.

            Allâh aşkına, lütfen. Siyâsîlerin sevdâsı başka. Onlardan, bu anlamda bir hayır beklemek hayâl. Bu zamana kadar olmadı, bundan sonra da olası değil. Siz bir öğretmen olarak halk adamısınız. Bir derdiniz var. Eğer öyle olmasaydı, ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ şiirini öylesine duygulu ve hem de ezberden okuyamazdınız.

            Ümitlerimizi boşa çıkarma hakkınız yok. İşi sıkı tutmalısınız. Tamer Bey, inşaat işlerini hâlletti. Size bir hayâl şehir hazırladı. Siz de oturun ve kalınan yerden aşk ve şevkle işe koyulun. Sanat, edebiyat ağırlıklı sosyâl, kütürel hizmetleri ayağa kaldırın. İnsanlarımızı geçmişiyle, geleceğiyle, kültürü, sanatı ve onu sonsuzluğun mutluluklarına taşıyacak gerçeklerle buluşturun. Sonuçta, maaş da, sendika payları da, milletin hazînesiden.

            “Dergi de ne ki?” deniliyor gibi geliyor bana. Evet, dergi çok şey. Daha doğrusu, çok şeylerin habercisi. Hele bir onu görelim. O zaman anlarız ki bir dert var ortada. Bir sancı. Bu olduktan sonra, geri kalan her şey ardından gelir. Hizmetler çeşni istidâdı kazanır. Dergi, herşeyden önce der-lenmedir, toparlanmadır. Gözümüz üzerinizde olacak. Hadi görelim sizleri!

            İsmail ÇELENK ve ekibini tekrar kutluyorum. İçlerinde yeni, heyecanlı, aynı zamanda da yetenekli isimler var. Belki biz de bâzı konularda himmetlerine baş vuracağız. 

    Kendilerine duâcıyız. Hayra hizmette yeni bir soluk ve heyecan olacaklarına inanıyor;            İsmail ÇELENK ve ekibine, hayırlısından üstün başarılar diliyoruz ves’selâm…


 

ORDU HAYAT GAZETESİ

28.11.2010


Toplam 228 Blog, 46 Sayfada Gösterilmektedir.
«« « 1 2 3 4 5 [6] 7 8 9 10 11 » »»

En Çok Okunanlar Son Yorumlananlar Hakkımda
POPÜLER MASONLAR ORDUDA (7144)
AKROSTİŞ YAZILARI (5516)
FOTOĞRAF-NÂME (5191)
MODA-NÂME (5068)
EYMÜR-NÂME 2 (4931)
EYMÜR-NÂME 1 (4655)
Bedford-nâme (4626)
Nûri KAHRAMAN (4619)
EYMÜR-NÂME 3 (4595)
BAYRAMLAŞALIM DOSTLAR! (3951)
ÜÇ ÖZTÜRK, BİR MEVLÂNÂ.. (1)
CHP-NÂME (1)
GACAROĞLU AHMET EFENDİ (1876-1962) (1)
FOTOĞRAF-NÂME (4)
37 YIL ÖNCESİ, KÖYDE BU GÜN.. (1)
NASIL BİR İL BAŞKANI? (1)
ERKAN TEMİZ BEYİN TELEFONU (1)
BİZ DE İMAM-HATİPLİYİZ Sn. ADİL AKYURT (1)
MODA-NÂME (3)
AKROSTİŞ YAZILARI (4)
 

Www.GirdapTasarim.Com Tarafından Hazırlanmıştır...