Menü

Anket

Sitemizi Beğendiniz mi?
Evet (%73,9)
Hayır (%20,0)
Kararsız (%5,93)

Toplam Oy: 219

Tüm Anketler

Takvim

« Şubat - 2026

»

PT SL ÇŞ CM CT PZ
1
2 3 4 5 6 7 8
9 10 11 12 13 14 15
16 17 18 19 20 21 22
23 24 25 26 27 28

İstatistikler

 Toplam Hit: 4611315
 Sitede Aktif: 5
 Ip: 104.23.243.97
 Browser: Default - 0.0
 Toplam Kategori: 20
 Toplam Blog: 561
 Toplam Yorum: 28
 Toplam Resim: 6
 Toplam Mesaj: 17

Etiket Bulutu

15 Temmuz 2016 Cumâ Dirilişi adayname aile âile Akdeniz Üniversitesi akrostiş anı Antalya Antalya Palas aşık edebiyatı ÂŞIK EDEBİYATI BABA başbakan başkanlık Bedford, Araba sevdası Biyografi cami cemaat cemiyet chp cuma cumhurbaşkanı çocuk edebiyatı Çocuk Edebiyâtı ÇOCUK ŞİİRLERİ dede deneme DÎNÎ ŞİİRLER DİNİ-MİLLİ ŞİİRLER DÖRTLÜK edebiyat eleştiri eymür eymür köyü eymürname GÜZELLEME halk şiiri halk şiri HÂTIRA hâtıralar HAYAT HİKÂYESİ HECE HECE VEZNİ hiciv İMAM-HATİP PİLÂV GÜNLERİ işkence KADİR GECESİ KÂFİYE komşu ülkeler koşma köy yazıları köyname lüleburgaz MANİ Manzum Fıkralar mızrap NÂMELER Nasreddin Hoca NURİ KAHRAMAN okul edebiyatı ordu ordu hayat ordu hayat gazetesi ordu imam-hatip Palace Palas RAMAZAN RAMAZAN EDEBİYATI recep tayyip erdoğan siyâset şiir toplum türkiye ulubey Yalçın Yüksel Yeni Türkiye zulüm

MIZRAP 2010

Bu Kategoriye Ait Blogları Rss İle Takip Et
Mar`12
26
YILDIZ HASRETİ
MIZRAP 2010

Yorumlar(0)

YILDIZ HASRETİ

Bu gün Osman MÜFTÜOĞLU’yu konu etmek için açtık sayfaları. Ancak, onun için düştüğümüz notların hemen üstünde, aynı sayfada, aşağıdaki mısrâlar yer alıyordu. Kendi adımıza yazılmış bu AKROSTİŞ şiir benim için de sürpriz oldu. Belki de, Osman Müftüoğlu ile pek alâkalı değil ama, benzer bir melâli terennüm eden bu duygular aynı kompozisyonun satır araları gibi. Ya da bir elmanın iki ayrı yarısı. Biz bir yıldız peşindeyken, elimizden bir başka yıldızın kaymasını ve o günlerin Türkiye’sinde yaşanan olayların aks-isedâsını ifâde eden bu iki bölümü birlikte arz ediyoruz:

                        AKROSTİŞ

Nerdesin ey gönlümüzün yıldızı; yer-gök hasrettir sana?!

Uzun sürdü ayrılıklar; yurtlar boyandı kana…

Rızâ aranılmayan hayâttan râzı olmak ne mümkün

“İki cihan” diyoruz; ne ondan yanayız, ne bundan yana!

 

Kahrımızdan ölüyoruz; kahramansızlık kahretti bizi

Ayaklarımızda batının prangaları; kölesiyiz, halkalı

Hani, nerede izzet? Kalmadı, kitap kalkalı

Rûhlar cenderede; sevdâsızlığa sevdâlı

 

Atı alan geçti Üsküdar’ı; biz tâkibe takılalı

Merhameti var mı şimdi, merhamet ettiklerimizin?

Adımlarında hak var mı, yolunda gittiklerimizin?

Nerdesin ey gönlümüzün yıldızı; hepimiz hasretiz sana?!

9.4.1992 Ordu İHL

Aynı sayfanın alt bölümünde Osman MÜFTÜOĞLU ile ilgili notlar var. Ne yazık ki, bu yazılanlar cenâzesiyle alâkalı. Daha önce kendisiyle yakından tanışmak pek mümkün olmadı. Ülkeye nice değerli hizmetler eden sayılamayacak kadar çok eleman yetiştiren Ordu İmam-Hatip Okulumuzun kurucularından olması hasebiyle ve ilmî, kültürel kişiliği nedeniyle bilinmesi ve de hayırla yâd edilmesi gereken şahsiyetlerimizden. Bugün, bu anlamda sâdece bir başlangıç olacak. Elimizdeki diğer bilgileri ve araştıracaklarımızı bir başka yazıya bırakıyor, cenâze günü derc ettiğimiz cümleleri buraya alıyoruz:

“10.4.1992 Cumâ günü, okulumuzun temelinde maddî-mânevî harcı bulunan, TEYNELİ KÖYÜ’nden Osman MÜFTÜOĞLU Amcamızın cenâzesine gittik. Güzel bir bahar gününde, yapraklar, çiçekler arasında Teyneli Câmii’nde kılınan namazı müteâkip kalabalık bir cemâatle uğurladık. Tanıdığımız, bildiğimiz, duyduğumuz kadarıyle yaşantısı onu, gittiği âlemde de yapraksız, çiçeksiz ve yalnız bırakmayacaktır. İnancımız bu. Allâh (CC) hepimizin sonunu hayırlı eylesin…

MÜFTÜOĞLU Amcamızla birlikte, bir de kültür dinamiğimizi kaybetmiş olduk. Kendisi, eski kültürümüzü bilen, konuşmalarında kullanan, kılık-kıyâfeti, kelime hazînesi ve kimlik, kişilik özellikleriyle eski espriyi yansıtan Osmanlıca okumayı, yazmayı; her tür, yazılış özellik ve pratiği îtibârıyle en zor metinleri çözmeyi çözmede benzeri bulunmayan numûne bir Osmanlı bakiyyesiydi.

Denilebilir ki, eski resmî evrâkı okuyabilecek son bir-iki kişiden biriydi. İnsan, böyle şahsiyetleri kaybettikçe, temelleri sarsılmakta olan bir binâdaymış gibi hissediyor kendisini. Duygular depremini yaşıyor sanki! Ne giden gittiğinin farkında, ne de kalan, niçin kaldığının?”

            Rabbim cümlemizi kadrükıymet bilen, vefâlı nesillerden eylesin.

Merhûmun mekânı cennet olsun; kabri de nûrlarla dolsun ves’selâm…


 ORDU HAYAT GAZETESİ

09.04.2010


Mar`12
26
ODÜDEN NÂZIM RÜZGÂRI
MIZRAP 2010

Yorumlar(0)

ODÜ’DEN NÂZIM RÜZGÂRI

Bizim yetiştiğimiz zamanların fikrî hareketlerinin bir yanında NECİP FÂZIL vardı, öbür yanında NÂZIM HİKMET. Biri sağın heyecanlarını okşuyor, hissiyâtına tercüman oluyordu, biri solun. Nâzım Hikmet hayatı boyunca hep bu minval üzere oldu ve böyle bilindi. O zamandan bu zamanlara, her iki çizgide de niceleri yetişti ama, bayrak hâlâ bu iki isimde gibi.

Ne alâka diyeceksiniz belki? Mâlum, bu akşam Saat:19.30’da, ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ’nde, ORDU ÜNİVERSİTESİ ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE KULÜBÜ’nce (ODÜ:ADK) düzenlenen "Bir Asrın Hikâyesi; Nâzım HİKMET" konulu Şiir Dinletisi var. Program herkese açık.

NÂZIM HİKMET’i gerçek anlamıyla CEZÂYİR’de fark ettim. Oralarda, Türkiye adına merak edip araştırdığım her yerde karşıma NÂZIM’ın Fransızca kitapları çıktı. Resmî ya da sivil bütün kitabevlerinde onun kitapları başköşedeydi. Bir yandan, ülkem adına kıvanç duyarken, öbür yandan, bir İslâm ülkesinin diğer İslâm ülkesinden bula bula bu ismi başköşeye oturtması garibime gitti. Ama, şurası mâlumdu ki, Fransa komünizmin kültürel merkeziydi ve de Cezâyir, bu ülkenin uydusu, sömürgesi, hattâ 2. adresiydi.

Mâlum, Nâzım Hikmet RAN, eserleri, özellikle şiirleri ve misyonuyla ülke sınırlarını aşmış bir yazar. O, her şeyden önce iyi bir şâir. Hayât hikâyesi başlıbaşına bir serüven. Sâdece kendisinin değil, fikriyâtının ve de ülkenin hikâyesi aynı zamanda.  Oldukça da dramatik. Osmanlı sonrası nesillerin rûh istihâlelerinin serencâmı mâhiyetinde. Eğer incelenirse ibretlerle dolu.

Kısaca değinmek gerekirse, NÂZIM, 20 Kasım 1901 târihinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun stratejik merkezlerinden birinde, SELÂNİK’te doğdu. 3 Hazîran 1963’te de Rus İmparatorluğu’nun merkezi olan MOSKOVA’da öldü. Nereden nereye?

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını, anne-babasının ayrılması dolayısıyle, mevlevî olan dedesinin yanında geçirdiği için millî-mânevî tesirlerden nasîbini almıştır. Bunun sonucunda, konu olarak da millet, memleket, vatan, Mevlana, câmi, dergâh ve sevgi gibi konuları işleyen Nâzım, daha sonraki dönemlerde, yeni çağın modasına uyarak, tanıştığı sosyalist çevrelerin etkisinde kalmıştır. Bu değişim ve yeni hava, onu Moskova’ya kadar sürüklemiştir. Onun, bu döneme ait şiirleri, yazıları, tavır ve görüşleri hep tartışma konusu olmuştur.

Öyle ki, gençliğinde yazdığı şiirler, bu yeni vizyon ve misyonunun gölgesinde kalmıştır. Hâlbu ki, onun nispeten kendisi kalmış, değişime uğramamış dönemdeki temiz fıtratının tezâhürü olan şiirleri ne yazık ki hiç de yabana atılacak ve de biliniyor değildir.

İlk başlarda, her Osmanlı vatandaşı gibi o da aldığı eğitim ve yaşadığı çevre îtibârıyle gerekli dînî terbiyeyi almış, mânevî kavramlara âşinâ bir insandı. Nitekim, İstanbul’un Fethi’ni anlatırken;

“İslâm’ın beklediği en şerefli gündür bu:

Rum Konstantiniyye’si oldu; Türk İstanbul’u”

Sonraları "Güzel Yüzlü Şair" veya "Mavi Gözlü Dev" lâkaplarıyla anılacak olan bu yağız Osmanlı delikanlısı yolu, batı tipi yaşayışın ülkemize oradan sirâyet ettiği kâbul edilen Beyoğlu’ya düşüp de o dev kiliseleri, pespâye eğlenceleri, yüksek binâları ve açık-saçık hayat tarzıyla aslından kopuk manzaraları ve tüm bunlar arasında boynu bükük bir garip gibi algıladığı AĞA CÂMİİ’ni görünce şu duyguları terennüm etmekten kendini alamamıştır:

                        “Havsalam almıyordu bu hazin hâli önce

Ah, ey zavallı câmi, seni böyle görünce

Dertli bir çocuk gibi îmânıma bağlandım;

Allâh’ımın ismini daha çok candan andım.”

            Bu konuya girince çok derin ve boyutlu olduğunu gördüm. Böyle çok örnek şiirler var. Aslında tam bir kitaplık ve de bol ibretlik bir konu. Her tarafı dram. Hepimizin oraya buraya savruluşunun sol kanat hikâyesi. İnsanları, nesilleri bir yana bırakalım, devleti giden nice topluluklar, nice halklar, nice milletler nice meçhullere savruldular. Hâlâ da kıvranıyorlar. İşte Irak, işte Afganistan, işte Bosna, Kosova, Yemen, işte Kudüs ve daha niceleri. Hepsi aynı tesbihin tâneleri. Nâzım Hikmet sâdece bir zerre.

            Öyle güzel şiirleri var ki, keşke onları, başladığı duygular üzerine binâ etse ve yalancı rüzgârlara kapılmayıp da Hak üzre gitseydi de bugün biz onun için bir Fâtiha okumayı aziz bir görev bilebilseydik!

            Ve bu akşam onun için toplanan gençler ve de cümle katılımcılar onun için duâ etmek adına burada bulunsalardı. Duâ edenler de, kendisi için duâ edilenler de şu cumâ gününün bereketinden istifâde etselerdi. Ölenler de kalanlar da, her hâlükârda kazansaydı!

            Sevgili kardeşler. Cumânız mübârek olsun. Yüreğiniz, en başta îmânımız olmak üzere cümle nîmet ve güzellikleri fark etmenin bilinç ve heyecânıyla dolsun. Rabbim hepimizin sonunu hay’reylesin. Bu duâyı hiç unutmayalım.

Anmalar, yanmalar, kendini bir şey sanmalar;

şanlar, şöhretler kimin olursa olsun;

Kim ne derse desin, hiç önemli değil;

yeter ki gönüllerimiz maksûdunu bulsun, ves’selâm…

 

ORDU HAYAT GAZETESİ

08.04.2010


Mar`12
26
BİR DERGİ, BİR RESİM, BİR ÜMİT..
MIZRAP 2010

Yorumlar(0)

BİR DERGİ, BİR RESİM, BİR ÜMİT…

Önceki gün İmam-Hatip Lisesi’ne gittiğimde güzel bir tevâfuk eseri İSLÂMÎ EDEBİYAT DERGİSİ’nin son sayısıyla karşılaştım. En az onun kadar, içerisinde yer alan isimlerle karşılaşmak ta son derece sevindirdi beni. İslâmî Edebiyat Dergisi, İstanbul YİE’den Hocamız Prof.Dr. Osman ÖZTÜRK ve roman, şiir, fikir türü aksiyoner eserleriyle hepimizin yakından tanıdığı Ali NAR Hocamızın öncülüğünde çıkan zengin misyonlu bir dergi. Öteden beri tâkip ediyoruz. Zaman zaman şiirlerimiz de yer aldı.

Lâkin uzun süredir bir kopukluk oldu. Muhtevâ îtibârıyla genele hitâbeden bir frekansı bir türlü yakalayamadı. İsmi de büyük olunca, ismine müsemmâ bir trendi tutturamadı. Tutuk ve tutucu kaldı. İslâmî Edebiyat gibi iddialı bir isimle çıktı ama, kapsama alanı çok mahdut kaldı. Bu anlamda hem çıkaranlarda, hem de tâkip etmeye çalışanlarda bir isteksizlik, heyecan kaybı meydana geldi.

Derken, işte dün Ordu İHL Başmuâvini Feridun ALBAYRAK Bey’in odasına girdiğimde gözlerime inanamadım. Her şeyden önce derginin devam ediyor olmasına sevindim; hem de ilk etapta yeni şekli sardı beni. Sayfalarını karıştırırken ise sevinçten uçtum. Dergi eskiyle yeniyi mezcetmiş, güzel bir frekans tutturmuştu. Ülkemizin hüsnü kabul görmüş eski, yeni tarz edebiyatçıları yerlerini bulmuştu. Allâh hepsinden de râzı olsun.

Osman Hocamız yine başta. Ali NAR Hocamız 3 farklı yazıyla en çok yeri işgâl ediyor ve ağırlık onda. Sonra İst.YİE’den sınıf arkadaşım Hasan Fehmi Bey. O da dergide. Ne kadar sevindim bir bilseniz. Onun edebî zevkine ve duygu bilincine çok güvenirim. Tâ o zamanlar, özü, kaybetmeden buldurmanın yeni yolunu yakalamıştı. Bu sayıda da güzel bir şiiri var. Ayrıca, İmâm-ı Âzam Efendimizi anlatan nefîs bir tiyatro tercümesi var.

Bu arada, o yazıyı okuyunca toplumumuzda ve gençler arasındaki o eski tiyatro ve piyes tadlarının maalesef bir nostalji boyutunda kaldığını esefle fark ettim. Nerdesiniz yazarlar, nerdesiniz heyecanlı gençler? Haydi tiyatro eseri bulmaya, yoksa yazmaya ya da tercüme etmeye ve de sahnelemeye!

İSLÂMÎ EDEBİYAT’ın 49. sayısındaki isimler ve yazıları topluca vereyim ki, tablonun zenginlik ve güzelliğini siz de görün:

Prof. Dr. Osman ÖZTÜRK: Mâhir İZ Hocamın Edebî Şahsiyeti

Mustafa ÖZÇELİK: Yunus’un Çağdaş Bir Yorumcusu: SEZAİ KARAKOÇ

Yasin HATİBOĞLU: FİGAN OLACAKASIN DİYE KORKTUM (Şiir)

Dr. Cahid ÖNEY: SEÇME BEYİTLER Harun ÖZDEMİR: TURNALAR ÖLSÜN (Şiir)

Hicabi KIRLANGIÇ: Mevlânâ’dan Şiir Tercümeleri

Dr. H.F.ULUS: EBU HANİFE ve TARTICI(Tiyatro, Arapçadan Tercüme)

Bünyamin DOĞRUER: KALBİMİN ŞEHRİ (Şiir)

A.Vahap AKBAŞ: EDEBİYAT YAPMAK Derya ÖRS: DELİ GÖNLÜM (Şiir)

Mehmet TÜRKAN: SOFUZADE MEHMET TEWFİK ve ŞİİRLERİ (Tahlil)

Nurettin DURMAN: Romancı MUSTAFA MİYASOĞLU (Röportaj)

Hüseyin K. ECE: AYNAYA YANSIYAN ARZULAR (Şiir)

Ali NAR: Arap Âleminde OSMANLI  ve TÜRKLER İle İlgili Olumlu Şiirler (Tahlil)

Dr. Mehmet YILMAZ: İslâmî Edebiyatta “İNSAN” KAVRAMININ ALGILANIŞ BİÇİMİ(Tahlil)

Nurettin DURMAN: COĞRAFYASI MAZLUM (Şiir)

Rıfkı KAYMAZ: DÖRTLÜKLER (Şiir) Nezahat SATAN: ÇÖKEK YAYLASI (Gezi)

Mehmet KURTOĞLU: ATİNA VE MEDİNE (Deneme)

 

Aysen AKDEMİR: GÖK KURŞUN SIYIRDI KANATLARIMI (Şiir)

Ali NAR: İSTANBUL VE FATİH (Kitap Tanıtımı)

Kâtip SEZER: YAZIKLAR ÇIKMAZI (Kitap Tanıtımı)

Dr. Hasan Fehmi ULUS: HASRET (Şiir)

Arif DÜLGER: DÜŞLERİM, HAYALLERİM VE BEN (Şiir)

Mehmet Ali ORHAN: MÂTEN’NESRUL’KEBÎR (Arapça, Tahlil)

Sizin anlayacağınız, İSLÂMÎ EDEBİYÂT DERGİSİ, yeni hâliyle, bize ve tüm İslâm Dünyâsı’na hitap edecek nezih, istikrarlı, dolu, engin ve de zengin bir tablo yakalamış. Ben telefon açıp yeni sayılardan istedim. Bundan sonra artık sabırsızlıkla bekleyeceğiz. Yeni ilgi hâlesinin kapsama alanının çabuk genişleyeceğine inancım tam. Geldiğimiz bu ümit noktasında hayâl kırıklığı yaşamayacağımızı umuyorum.

Son söz olarak, elimizdeki bu sayının önsözünü kim yazdı bilmiyorum ama, sizinle paylaşmak isterdim. Ancak bunun mümkün olamayacağını siz de takdir edersiniz. Burayı ve bütünüyle dergiyi merak edenler için en iyisi, haberleşme bilgilerini takdim etmek:

e-mail: [email protected] [email protected] tel:0212-5343264

            Hayâtımız İslâm, eksenimiz edep; edebiyâtımız da İSLÂMÎ EDEBİYÂT olsun. Dergiyi dünden bugüne taşıyan ve son hâliyle de güzelliklerin doruğuna ulaştıranlar, emeği geçenler ve okuyanlardan, sizlerden, bizlerden Rabbimiz râzı olsun. Bu minvâl üzere daha güzel sayılarda buluşmak dileğiyle emek verenlere ve ilgi duyan siz okuyucularımıza sevgi ve saygılar ves’selâm…


ORDU HAYAT GAZETESİ

07.04.2010


Mar`12
25
MARKETLER ORDUSU
MIZRAP 2010

Yorumlar(0)

MARKETLER ORDUSU!

Allâh aşkına, nedir bu bolluk, bu bereket?! Memlekette kıtlık, fakirlik var diyenler utansın! Şu manzaraya bakın! Gün geçmiyor ki bir büyük market açılmasın! Son 3 ayda açılan market sayısı 10’u geçti. 5 tânesi son hafta içinde uçurdu balonlarını. Sanki, fındık dönüm ödemelerine endekslenmiş gibi. Açılanlar kahvehâne değil, bakkal hiç değil; koskoca market. Bunlar azla mı açılıyor? Bu para nerden ve de karşılığı nasıl gelecek? Kuranlar besbelli hesabını yaptılar.

Öyle ya, bu firmaların sâhipleri dünkü işletme olamazlar. Dün bir, bugün iki olamaz. Açılanlar çayocağı zâten değil. Kaldı ki o bile bir alt yapı ister. Tecrübe ve birikim ister. Bize göre büyük olay bunlar. 20 m2 bir dükkân bile bir yığın masraf istiyor açılacak dereceye gelene kadar.

Demek istediğim, buraları açanlar her hâlde bir şeyler bilerek açıyorlar. Demek ki milletin alım gücü var. Herkes, bir şeyler satacağını hesaplıyor olmalı. Bahtları açık olsun. Kimsenin hayâl kırıklığına uğramasını istemeyiz. Onca masraf edip, yatırım yapıp, bir sürü insana umut kapısı olup da; sonra kapatmak zorunda kalmak her sırtın kaldıracağı bir yük değil. Allâh yardımcıları olsun!

Zor ya da kolay, sizler açmaya açıyorsunuz ama, biz nerden alışveriş edeceğiz? Biz daha zor durumdayız! Öyle ya, her ne kadar birisi bu sloganı kullansa da büyük çoğunluğu ORDUNUN MARKASI bu açılanların. Demokrasi de zor şey canım. Eskileri bırakmak zor. Onlar da zâten terk edilsinler istemiyorlar. Meselâ, yeni bir yere gözümüz takılıyor; ötekinin buna bile tahammülü yok, veriyor davulun zurnanın gözüne, yönümüzü mecbur oraya, tekrar geriye dönüyoruz. Her taraflar balonlarla süslenmiş. Bir yanlarda palyaçolar.

Ne de olsa saf milletiz. Henüz tam rüştümüze ermiş değiliz! Bu yaşa geldik, hâlâ incikler-boncuklar, balonlar, düdükler, dümbelekler. Vur patlasın, çal oynasın. Ey azizim Türk Milleti, sen ne yamansın! Hem de aynı zamanda kahramansın! Bu millet ne yapacağını şaşırmasın da ne yapsın?! Aşağı tükürsek ORDUNUN MARKASI, yukarı tükürsek KALE ARKASI! Marketler yarışıyor, işler karışıyor.

ORDUNUN MARKASI! Hakîkâten güzel bir buluş ve söylem. Çok etkileyici aynı zamanda. Yerlilik adına da şık bir slogan. Çünkü, “Her horoz kendi çöplüğünde öter!” sözünün bir hükmü kalmamış hâle geliyor memleket. Bakıyorsunuz bilmem nerelerden, hattâ sınırlar, okyanuslar ötesinden gelen firma ya da işletmeler tüm piyasayı ablukası altına almış cümle âlemin meblağını, mağazalar zinciriyle kendisine bağlıyor. Aldığının da sattığının da yerele bir hayrı yok. Ama, hangi yerellik ya da hangi yerel?

ORDUNUN MARKASI hangisi? Benim diyen mi? O zaman, böyle demeyi unutanlar şansını kayıp mı etmiş oluyorlar? Başka bir yer mi arayacaklar kendilerini nispet etmek için? Veyâ BİZ DE ORDUNUN MARKASIYIZ deyip sıraya mı geçmeliler? 2. biziz, 3. de biz vs. şeklinde.

Dün gördüğüm manzara üzücüydü. Bir yerel marka açılış için balonlarla süslemiş her yanı. Heyecan dorukta. Bir başka marka da, komşusuna “hoş geldin” demek yerine, “herkes nasîbini yer” anlayışını bir tarafa bırakarak beri tarafta davul-zurna eşliğinde palyaço oynatıyor. Ki, insanlar oraya değil de buraya gelsin diye.

Hasbelkader bir yerli olmak, hakîkî anlamda “yerli” olmak için yeterli mi acabâ? Örf, âdet, gelenek bu yerelliği beslemeli değil mi? Her milletin kendine has özellikleri vardır. Her vatandaş, bu değerlere asgarîsinden sâhip olmalı değil midir?

Kardeş olması gereken yerel firmaların birbirine tahammül edemediği, değerleri hiçe sayan hırsların, tamahların olduğu yerde, Ordu bu kadar marketi nasıl taşıyacak? Görünen, ve ortaya dökülen manzara o ki, Ordu, hiç etrafa bakmadan, düşünmeden, sırf yeyip-içen bir yer gibi. Bir yanda yeme-içme, diğer yanda ölümüne yarış! Bu kadarını vatandaşın ve de Ordu’nun mîdesi ne kadar kaldırır bilinmez!

Rabbim bizleri ve nesillerimizi her türlü doymazlıklardan, hırslardan, aşırılık ve ölçüsüzlüklerden, çevremizdekileri görmezlikten, kardeş olduğumuzu unutmaktan muhâfaza buyursun. Çünkü doymazlıkların ve de aymazlıkların sonu birbirini yemek, bitirmektir Allâh korusun.

Çarşamba pazarınız bereketli, iç dünyânız ve ruh âleminiz de en az dış dünyânız kadar engin ve de zengin olsun ves’selâm…

 

 

 

ORDU HAYAT GAZETESİ

06.04.2010


Mar`12
25
FARKLI BİR ÇOBAN HİKÂYESİ
MIZRAP 2010

Yorumlar(0)

Anlatan, Mehmet Hulûsî MURTAZAOĞLU. Yer OSGED. Sorumluluk makâmında olan herkesin, özellikle insanları aydınlatma, yönlendirme, yönetme ve eğitme konumunda bulunanların okuyup ders çıkarması gereken ibretli bir hikâye.Söz, Hocaefendi’de:

“Bir yolculuk esnâsında, Yozgat Boğazlıyan’a uğramıştım. Akşam misâfir kaldığım yerde ufak bir kütüphâne gözüme ilişti. Orada bir kitap dikkâtimi çekti. Adı; 200 FIKRA. 1.si

Bursalı Hâfız Mustafa’nın hikâyesi.

İlginç bulup bir çırpıda okudum. Hep aklımda tutup, câmia olarak öncelikle bizi yâni toplumun, gençlerin ve çocukların önünde örnek ve eğitici konumda olanları alâkadâr ettiğini düşündüğüm hikâye şöyle:

Yıllar seferberlik yılları. Bursalı Mustafa; Hâfız Mustafa Ruslara esir düşüyor.

Adı üstünde; esir. Yâni tutsak! Hürriyetin yok, sözün geçmiyor. Nazın da!

Onu orada, -affedersiniz- domuz çobanı yapmışlar! Domuzları güdüyor!

Elinde değnek. Kara kara düşünürken dalıp-gidiyor. Kahırlanıp kendine soruyor:

Ben nasıl bir insanmışım ki, nasıl bir ahlâkım varmış ki Allâh beni

Ruslara esir yaptı!? Üstelik bir de şu domuz çobanlığına lâyık gördü?!

Hem, adım da Hâfız Mustafa!

Düşünürken, düşünürken, kahırlanıyor ve gözlerinden dökmeye, olduğu yerde hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor. Ağlarken de kimse görmesin diye bir yandan da gûâ kendini gizliyor. Öyle ya, niye ağlıyorsun diye sorarlarsa nasıl cevap verecek?

Bu arada uzaktan 3 kişi gözüküyor. Hemen kendisini toparlıyor. Yüzünü-gözünü siliyor. Adamlar da yaklaşıp başına dikiliyorlar:

Kimsin, neyin nesisin, burada ne yapıyorsun? diye suâl ediyorlar.

Türküm, Osmanlı askeriyim. Şu an esirim. Ne yaptığımı da görüyorsunuz!

İçlerinden sakallı olup da, hâfızın dilinden konuşan adam;

Türkiye’ye gitmek ister misin? demez mi?! Bizimki şaşırır. Dili tutulur.

Hayır, hayır! der. Öyle ya, kimdirler, nedirler; güvenemez!

İster misin?

İstemem!

Tekrar, tekrar sorulduğunda içindeki hasreti dışa vurur;

Gidemem ki!

Biz sana yol gösteririz, merak etme! Düşünüyor, düşünüyor ve;

Tamam! diyor. Yolu târif ediyorlar. 50 liradan başka 200 daha veriyorlar.

Bu yol harçlığı. 200 lira da emânet. Bir kadın gelip senden alacak!

Tamam, inşâllâh; dediğiniz gün dediğiniz yerde olacağım!

Dağ-taş, dere-tepe, ova-bayır yol alıp Allâh’ın izniyle Bursa’ya ulaşıyor. Ulu Câmi’de sabah namazı çıkışı, sözü edilen kadın karşısına çıkıyor. Bizimki görmezden gelmeye çalışıyor! Fakat kadın karşısına dikiliyor:

Sende bir emânet olacak, verir misin?

Ne emâneti, bende öyle bir şey yok; sen neden bahs’ediyorsun?!

Sana emânet verildi; çok iyi biliyorum! Onu vereceksin!

Bu kararlılık karşısında gerçeği daha fazla gizleyemez:

Şimdi üzerimde yok; yarın getireyim!

Sabah olunca sözünü yerine getiriyor gûyâ, ama; emânete ihânet sürüyor;

100 değil, 200 lira olacak!

100’dü, 200’dü derken, kadın çarşafını bir yana savuruyor. Bizimki ne görsün?

O kişi, Rusya’da gördüğü ve emâneti aldığı adam değil mi? Kılık değiştirmiş!

Murtazaoğlu Hoca heyecanla devam ediyor sözlerine;

-Arkadaşlar, daha çok arkadaşımızın burada olup bu ibretli hikâyeyi dinlemesini arzu ederdim;

sakallı ne diyor orada biliyor musun? Söylemek istediğim bu arkadaşlar, ibret bu:

DEMEK Kİ SEN DOMUZ GÜTMEYE LÂYIKMIŞSIN Kİ,

      ALLÂH SENİ DOMUZ ÇOBANI YAPMIŞ!..

Bursalı Hâfız Mustafa, orada bayılıp düşüyor.

Ne kadar kaldıysa, kalkınca bir de bakıyor ki, kimseler yok ortalarda!”

Demek ki arkadaşlar, Allâh, lâyık olmadığımızı bize vermez. Vermemiştir de! Eğer başımıza bir takım şeyler gelmişse, bir takım gariplikler yaşıyorsak bunların hep bir sebebi vardır. Büyük imtihanlar yaşıyoruzdur veyâ. Ona göre, işi oluruna bırakmayalım, dâimâ toparlanmaya çalışalım. İpin ucunu bırakmayalım!

Sözün özü; kendimizdir haksız, kendimizdir yolsuz, kendimizdir kendi başlarımıza çoraplar ören! Yanlışlarla dopdolu bir toplum hâline gelmişsek, suçu genelde değil, öncelikle kendimizde aramalıyız. Kişisel ve toplumsal anlamda nerelerde hatâ yaptık acabâ demeliyiz?!”

MURTAZAOĞLU Hocamız, anlattığı hikâye ile, şâirin şu beytine tercümân oluyor bir nevî:

HİÇ KULUNA ZULMEDER Mİ HÜDÂSI?

KİŞİNİN ÇEKTİĞİ KENDİ CEZÂSI!

Sevgili dostlar. Şu TELEFERİK meselesinden sonra BURSA ve onun adı geçen her şey sanki bana daha bir yakın geliyor. ULU CÂMİ’miz de son sürat yapıldığına göre,   -maddesiyle mânâsıyla- daha güzel bir Ordu’ya doğru yelken açıyoruz inşâllâh diye düşünüyor ve seviniyorum ves’selâm…

 

ORDU HAYAT GAZETESİ

05.04.2010


Toplam 228 Blog, 46 Sayfada Gösterilmektedir.
«« « 31 32 33 34 35 [36] 37 38 39 40 41 » »»

En Çok Okunanlar Son Yorumlananlar Hakkımda
POPÜLER MASONLAR ORDUDA (7144)
AKROSTİŞ YAZILARI (5516)
FOTOĞRAF-NÂME (5191)
MODA-NÂME (5068)
EYMÜR-NÂME 2 (4931)
EYMÜR-NÂME 1 (4655)
Bedford-nâme (4626)
Nûri KAHRAMAN (4619)
EYMÜR-NÂME 3 (4595)
BAYRAMLAŞALIM DOSTLAR! (3951)
ÜÇ ÖZTÜRK, BİR MEVLÂNÂ.. (1)
CHP-NÂME (1)
GACAROĞLU AHMET EFENDİ (1876-1962) (1)
FOTOĞRAF-NÂME (4)
37 YIL ÖNCESİ, KÖYDE BU GÜN.. (1)
NASIL BİR İL BAŞKANI? (1)
ERKAN TEMİZ BEYİN TELEFONU (1)
BİZ DE İMAM-HATİPLİYİZ Sn. ADİL AKYURT (1)
MODA-NÂME (3)
AKROSTİŞ YAZILARI (4)
 

Www.GirdapTasarim.Com Tarafından Hazırlanmıştır...